Sayfalar

29 Haziran 2014 Pazar

Sabahın ilk ışıklarını karşılayacağımız RODOS...

 Sabahın ilk ışıklarını karşılayacağımız RODOS... 
 (29/Haziran/2014) 
ETS Tur' un Cruise gemisi ile Yunan Adaları seyahatimiz başlıyor. Pasaport kontrolünden önce limanda teslim ettiğimiz bavullarımızı daha sonra kamaralarımızın kapısında buluyoruz. Güzel bir uygulama. Gemiye bindikten sonra kısa bir acil durum tatbikatı yapılıyor, herkes kamarasında bulunan can yeleklerini giyip can yeleğimizin üzerindeki numaralara göre önceden belirlenmiş toplanma yerlerinde toplanıyor ve talimatları dinliyoruz. Gemide 750 yolcu ve 350'ye yakın personel var. Personelin çoğu yabancı, 16 ayrı ülkeden çalışan var. Daha sonra gemideki yaşamı, kuralları ve isteyenlerin yararlanabileceği kara turlarını anlattıkları kısa bir toplantı oluyor. 17:00 gibi Çeşme Limanından demir alıyor ve Rodos' a doğru yola çıkıyoruz. 

Sabahın ilk ışıklarını karşılayacağımız Rodos'a ayak basmadan önce 7:30 gibi erkenden uyanıp gemide kahvaltımızı ediyoruz. Saat 08:00' de karaya çıkmak için hazırız. Dahili anons sisteminden geminin yanaşma ve giriş işlemleri için gerekli prosedürlerin tamamlandığını ve karaya çıkış yapabileceğimizi belirten anons gelince karaya ayak basıyoruz. Evet Rodos' tayız... 



Yıllarca Akdeniz' de kilit noktada önemli bir yer tutmuş olan, bir dönem Osmanlı himayesinde kalmış, Şövalyeleri ile nam salmış Akdeniz' in güzel adası Rodos. Yıllarca Yunan adalarını hep merak etmiştim ve gitmek istemiştim ancak bir türlü gerekli fırsatı, zamanı denk getirememiştim. Şimdi bunca yıl sonra ilk defa en azından 3 tanesini görebilecek olmanın sevinciyle Rodos limanından çıkış kapısına doğru yürüyoruz. Bu ada için gemide ETS Tur tarafından önerilen kara turunu almak istemedik, amacımız bir araba kiralayıp daha önceden yaptığımız plan ve çalışmalar dahilinde adayı gezmek. Rodos kalesi ve kale içi denilen eski şehir merkezi limana çok yakın, yürüyüş mesafesinde... 

Çıkış kapısına yaklaştığımızda bekleyen taksilerden en önde olanın şoförü hemen Türkçe hoş geldiniz diyor ve taksi isteyip istemediğimizi soruyor, bizde istemediğimizi belirtiyoruz. Ancak şoför kendisinin de Rodos Türk' ü olduğunu, iyi bir fiyat sunabileceğini belirtiyor hatta bize küçük bir ada turu öneriyor ve ücretsiz rehberlik de yapabileceğini söyleyip harita üzerinde turu işaretliyor. Planı şu; önce bizi alıp adanın güneyine doğru götürecek biraz fotoğraf molası verecek sonra adanın diğer tarafındaki Lindos plajına götürecek, 15-20 dk deniz molası, sonra Anthony Queen koyunda yine fotoğraf molası en son da kale içine getirip kale hakkında tarihi bilgi verecek. Tüm bu geziyi de 3 bilemedin 3,5 saate sığdıracak. Ne kadar istediğini sordum, tarifeyi gösterdi, Liman - Lindos gidiş ücreti 57 €, geliş 57 €. 50 €' da ben alırım toplam 164 € tutar ama siz Türk' sünüz size 120 €' ya yaparım dedi. Teşekkür edip ayrılıyoruz. Dost kazığı gibi geliyor biraz bize...

İlk planımıza sadık kalıp, hemen liman çıkışının karşısında bulunan araba kiralama firmasında yine ada Türk' ü olan Melis hanımdan günlük 50 €' ya aracımızı kiralıyoruz. Sağolsun Melis hanım yine harita üzerinde bize nasıl bir tur yapmamız gerektiğini de işaretliyor, ayrıca yemek için kazıklanmayacağımız birkaç yer de işaretliyor. 15 €' luk benzin almamızın da yeterli olacağını söylüyor. İşlemleri tamamlayıp ilk durağımıza Lindos plajına gidiyoruz. Ada trafiği sakin, yollar fena değil. Bitki örtüsü sanki Marmaris veya Kemer' deymişiz izlenimi yaratıyor bizde. Lindos' a geldiğimizde saat de henüz erken olduğundan plajda bir kalabalık yok, hemen kendimizi Akdeniz' in sularına bırakıyoruz. 



Çok temiz bir suyu var, çok da aşırı tuzlu değil. Deniz molamızı bitirince Lindos kalesinin de bulunduğu şehir merkezine gidiyoruz. Araçla küçük meydana geldiğiniz zaman tam ortada yaşlı bir ağaç sizi karşılıyor ve aracınızla bunun etrafında bir tur atıp ancak o şekilde otoparka gidebiliyorsunuz. 


Rodos' ta bütün otoparklar bedava... Bu hoşumuza gidiyor, aracımızı gölge bir yere park edip merkezin küçük ama şirin beyaz sokaklarına atıyoruz. Sağlı sollu küçük dükkanların olduğu daracık sokaklarda kayboluyoruz. Bu yollar aynı zamanda sizi kaleye de götüren yollar olduğu için, zaman zaman yanınızdan sıcakta bu yolu yürümek istemeyenleri taşıma görevini 5 € karşılığında üstlenen eşekler geçebiliyor... Bu fazlasıyla eğlenceli olabiliyor, ancak tabi bir de yürürken eşeklerin yola bıraktıklarına basmamak gerek :) Bence bu eşekleri çalıştıranların bir an önce bizim Büyükada' ya gelip atların altına bağlanan bezleri görmelerinde fayda var... 





  

Lindos' un küçük şehir merkezi ara sokaklarıyla, hediyelik eşya satan dükkanlarıyla, turist kalabalığıyla çok hoş ve güzel. Hava çok sıcak olduğu için kaleye kadar çıkmıyoruz, ancak çıkabildiğimiz yere kadar çıkıp güzel fotoğraflar aldıktan ve böylece Lindos' un hem denizinin, hem de şehir merkezinin tadını çıkardıktan sonra haritamızda işaretlemiş olduğumuz yerleri bir an önce görmenin heyecanıyla biraz da dondurma ve soğuk su takviyesi ile kendimizde tekrar meydana dönecek gücü topluyor ve arabamıza atlayıp tekrar geldiğimiz yoldan yani adanın doğusundan yukarı doğru çıkmaya başlıyoruz. Arabamızı kiraladığımız Melis hanımın bize verdiği "Lindos' ta yemek yemeyin, hem ürünleri çok taze olmaz, hem de kazıklanırsınız, Stegna' da yiyin" tüyosu ile herkesin çok fazla bilmediğini düşündüğümüz Stegna Beach' e gidiyoruz. Lindos' a 15-20 km mesafesi var. Çok küçük bir sahil kasabası, güzel bir kumsalı var ve çok hoşumuza gidiyor. Bizim Küçükçekmece, Menekşe sahiline benziyor. Sahil denize girmeye çok müsait kumsal, aradan yol geçiyor ve hemen yolun kenarları hep ufak tefek keyifli kıyı restoranları ile dolu... 



Yunanların en sevdiğim huyu bu. Bizde olduğu gibi masaları hemen denizin kenarına koyup sahili sadece müşteriler için kapatmıyorlar. Mümkün olduğunca her yer kumsal ve plaj. Restoranlar ise hep yolun diğer tarafında bulunuyor..... Keyifli bulduğumuz bir tanesine oturuyoruz. Soğuk Amstel biralarımızı yudumlarken yan taraftaki mangalda kızımın tavuğu ve benim balık mis gibi kokular eşliğinde pişiyor. Eşimde kendine salata söylüyor. Gelen kocaman ve enfes görünümlü salatanın bende biraz tadına bakıyorum, domatesin ve salatalığın tadı enfes... Eskiden bizim domates ve salatalıklarımızda da bu tat vardı ama artık ne yazık ki tatsız, kokusuz şeyler yemek zorunda bırakılıyoruz maalesef. Bunu iyice düşünmemiz lazım bence... 

Stegna beach' te keyifli bir öğlen yemeği yedikten sonra bir sonraki durağımız Seven Springs vadisi. Ana yoldan bu sefer deniz kenarına değil de biraz adanın içine doğru giriyoruz, çok güzel bir nehir kenarına ulaşıyoruz. Bilenler için söyleyeyim bizdeki Maşukiye tarzı bir yer. Akan nehirin yanında serin bir ortamda dinlenip, bir şeyler içebileceğiniz bir nefes alma alanı. Sanki Rodos' un sıcağında bir vaha...







Kısa bir mola sonrasında biraz daha kuzeye doğru yol alıp meşhur Anthony Queen koyuna ulaşıyoruz. Ladiko burnunda birbirine ters U gibi duran iki tane koy var, arabayı park ettiğimiz yerin sağında ve solunda. Anthony Queen soldaki. Otoparktan sola doğru aşağı ilerlemezseniz göremeyebilirsiniz bile. Mükemmel bir deniz, mükemmel renkler. Denizin üzerinde aynı anda yeşil, zümrüt, çivit mavisi ve laciverti aynı anda görebiliyorsunuz. Fotoğraf severler için bir cennet. Bende de naçizane fotoğraf tutkusu olduğundan çok güzel kareler alıyorum buradan. Hem bu muhteşem manzarayı seyredebileceğiniz hem de soluklanabileceğiniz self servis bir kafe var. Buz gibi Amstel biralarımız eşliğinde her ikisini de yapıyoruz.




Saatimiz 17:00' ye doğru yaklaşıyor, deniz çok ama çok fazla çekici olmasına rağmen Rodos' un kale içini gezmeye yeterli zaman kalması açısından bu isteğimizi bir sonraki ziyaretimize bırakıp kale içine doğru hareket ediyoruz. Tekrar başladığımız yere yani Liman' a döndüğümüzde saat tam 17:00. Liman ile Kale içi birbirine çok yakın, arabayı adanın her tarafında olduğu gibi ücretsiz olan yol kenarı parklarına park edip kale içine giriyoruz. 


Marmaris' ten günü birlik Rodos' a gelenler çok rahat limandan inip yürüyerek kale içine ulaşabilirler. Rodos' un eski şehri Ortaçağ' ın mistik havasını yansıtan kale ve surları ile görülmeye değer. Büyük Üstadlar Sarayı muhteşem. Arnavut kaldırımlı Şövalyeler Sokağında yürürken bir zamanlar buradan atlarının üzerinde Şövalyelerin yürüdüğünü düşünmek bile ayrı bir ambiyans yaratıyor. Sokağın girişinde Arkeoloji müzesini görebilirsiniz. Yukarı çıktığınızda ise sol tarafta Rodos' un Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetinde olduğu yıllarda inşa edilen Süleymaniye Camii yer alıyor. Sokrates Caddesi de eski şehrin en önemli ve güzel caddelerinden biri. Yine ufak bir havuzun bulunduğu Hipokrat Meydanı da etrafı hediyelik eşya satan dükkanlar ile çevrelenmiş görülmesi gereken yerler arasında yer alıyor. 



Rodos' tan çok tatlı ve güzel anılar ile ayrılmanın zamanı yavaş yavaş geliyor. Çok uzun zamandır merak ettiğim ve gelmek istediğim bu ada için hayal ettiklerim yeterince karşılığını buluyor. Özellikle bir zamanlar Osmanlı toprağı olan bu adayı bence her Türk vatandaşının görmesi gerek diye düşünüyorum... 
Sabahın ilk ışıklarını karşıladığımız Rodos adasına güneşi çok sevdiğim Ege denizinin üzerinde batırıp veda ediyoruz...

Yarın Mikonos,

Sevgiyle ve seyahatle kalın.




















11 Ağustos 2013 Pazar

Orta Avrupa’nın En Güzel Başkenti - PRAG

 Orta Avrupa’nın En Güzel Başkenti - PRAG 
 
Budapeşte ile başlayan muhteşem Orta Avrupa gezimiz Bratislava ile devam etmiş, üzerine de tatlı tadında Viyana ile rüyalara dalmıştık. Şimdi bu rüyadan uyanmadan bir başka güzel şehire, Orta Avrupa'nın en güzel başkentine gidiyoruz; PRAG...


Adı sonbahar ile özdeşleşmiş bu şehre gelmek Ağustos ayında kısmet oluyor bize. Viyana'da otelimizde aldığımız kahvaltının ardından üçlemenin son halkası olan Prag' a doğru yola çıkıyoruz. Ortalama 4,5 - 5 saat süren keyifli ve güzel manzaralı bir yolculuk sonrasında Prag' a ulaşıyoruz. Genel görünüm olarak bende bıraktığı ilk algı Ortaçağ ile harmanlanmış düzenli, temiz ve tarihi bir Avrupa şehri şeklinde oluyor. Prag şehri Vlatava nehri kenarına kurulmuş düz bir şehir olsa da yüksek bir tepenin üzerinde konumlanmış olan muhteşem Prag Kalesi nehri ve tüm şehri kucaklar gibi duruyor. Bizde Prag turumuza bu tepeden başlıyoruz. Daha sonra yürüye yürüye hem şehri keşfedeceğiz, hem manzaranın tadını çıkaracağız, hem de nehrin kenarına kadar ineceğiz. 



Prag Kalesi, Bohemya ve Kutsal Roma İmparatorluğu kralları ile, Çekoslovakya ve Çek Cumhuriyeti Devlet Başkanlarına ev sahipliği yapmış her zaman kurulu devletin yönetildiği yer olarak ün salmış gerçekten etkileyici bir yer. 870 yılında inşasının başladığı belirtiliyor. Avlusu Prag'ı tam yukarıdan gören geniş meydana açılan ve halihazırda da Devlet Başkanlığı Ofisi olarak kullanılan yapının sadece dışında iki tane gök mavisi üniformalı asker nöbet tutuyor o kadar, halbuki bahçe turist kaynıyor. Her halde gözle görünmeyen güvenlik önlemleri vardır diye düşünüyorum. Bu arada arkamızda bir hareketlenme oluyor. Dört tane daha mavi üniformalı asker tek sıra halinde uygun adım nöbet yerindeki askerlere doğru yaklaşıyorlar. Nöbet değişimi!... Askerler sanki ne düşündüğümü anlamış, vakur bir edayla "Buranın güvenliği bizden sorulur" der gibi havalı havalı gelip nöbet değişimi yapıyorlar. Bütün turistler şakır şakır fotoğraf çekiyor. 

 
 
Devlet Başkanlığı Ofisi...
 


Devlet Başkanlığının avlusunda ana giriş kapısının her iki yanında bulunan dev bayrak direklerinin birinde Çek Cumhuriyeti, diğerinde de Avrupa Birliği bayrağı çekili. Bu iki bayrak direğinin Türkiye'den getirilen Sedir ağaçlarından yapıldığını söylüyor rehberimiz. Bir şekilde gururumuzu okşuyor. 


Devlet Başkanlığı konutundaki Türkiye'den gelmiş Sedir ağacından bayrak direkleri...


St Vitus Katedraline doğru yolumuza devam ediyoruz. St. Vitus Katedrali gerçekten etkileyici, büyük ve neredeyse şehrin her yerinden görülebilen muhteşem bir yapı. 14. yüzyılda yapımına başlanan yapının Gotik doğu kısmında bir kule ve batı kısmında da 19. ve 20. Yüzyıl arasında yapılmış Neo Gotik tarzda iki kule bulunmakta. Katedralin dış süslemesi çok dikkat çekici şekilde korkutucu ve şeytani yaratık motifleriyle süslenmiş. Dışarı doğru uzanan bu motifler esasında su olukları. Yağmur sularının tahliye görevini üstleniyorlar. Ancak özellikle yağmurlu havalarda, zaten görkemli ve yüksek olan bu katedralin ihtişamı bu oluklardan gürül gürül akan sular ile daha da inanılmaz bir hal alıyor ve özellikle taşradan gelip ilk defa böyle görkemli dini bir bina gören o dönemin cahil insanları ipnotize olmuş gibi Hristiyanlığın etkisine kapılıyorlarmış. Dışı bu kadar korkunç ve ürkütücü olan katedralin içi ise dışının tam aksine vitraylar sayesinde oldukça aydınlık ve yüksek tavanı sayesinde de oldukça ferah. Katedralin kapısındaki kabartma rölyefler ise göz kamaştırıcı...


 


  

 
Katedral...



 

 
Su Olukları...




 

Katedral kapılarındaki işlemeler...




İç vitraylar...


Kaleden aşağı yürüyüşümüz devam ediyor. Dar sokaklardan geçerek yine mimarisi çok güzel yapıları barındıran ufak meydanlardan geçerek Vlatava Nehrine doğru iniyoruz. Bu meydanlardan şehir tüm albenisi ile kendini gösteriyor. Kiremit rengi bir şehir Prag ve bu özelliği ile sonbahar ile daha da örtüşüyor zihnimde. Buraya bir kez daha ve sonbaharda gelmek için söz veriyorum kendime. Bu arada gözüme Prag televizyon kulesi takılıyor, enteresan bir kule, sanki üzerinde birileri emekliyormuş gibi geliyor, fotoğraf makinemin yüksek zoom'u ile fotoğrafını çekiyorum ve bingo!... Evet gerçekten kulenin üzerinde emekleyen bebekler var. Sanırım esprili bir mimar tarafından inşa edilmiş olsa gerek...


Vlatava Nehrine doğru inen dar sokaklar...



Prag mimarisi ile gerçekten etkileyici bir şehir...



Tırmanan bebekleri ile Prag Televizyon kulesi...



Şehir meydanına doğru iniyoruz. Önce rehberimiz bizi en azından kazıklanmayacağımızı garanti ettiği tanıdık bir döviz büfesine götürüyor. Bir Arnavut'un işlettiği bu döviz büfesinden kendimize Çek Cumhuriyeti sınırlarında kaldığımız sürece yetecek kadarıyla Çek Koruna ediniyoruz. Çek Cumhuriyeti Avrupa Birliği üyesi olsa da Euro kullanmaya 2013 yılı sonundan itibaren başlayacak, bizim bu seyahatimizde 2013 Ağustos ayında olduğundan dolayı bu işlemi yapmak zorundayız. Çek Cumhuriyetinde döviz bozdurup Çek Koruna alacağınız zaman büyük bir olasılıkla kandırılıyorsunuz. Bunun için çok dikkatli olmakta fayda var. Ama en güzel çözüm Türkiye'de kullandığınız herhangi bir ATM kartı ile ATM'lerden Çek koruna çekmek. Bunun için kartınızın bağlı olduğu bir döviz hesabınız olması gerekmiyor. Siz ne kadar koruna çekerseniz o kadar karşılığı Euro veya Dolar Türkiye' deki hesabınıza çapraz kurla yansıyor. Tabi ki çok küçük bir döviz alış satış farkı oluyor ama fazladan komisyon veya paranızı hepten kaybetme gibi bir sıkıntı yaşamıyorsunuz. Prag'da döviz bozdururken yaşanabilecek nahoş olaylar;


1)- Döviz büfelerinin camında genelde çok büyük harfler ile örneğin 1 Euro = 25 Koruna yazar ve sizde içeri girdiğinizde o kadar koruna alacağınızı sanırsınız ancak size 14-15 Koruna verirler. Çünkü kapıdaki o büyük yazının üstünde hiç de dikkat çekmeyecek kadar küçük "we sell" yani (satıyoruz) yazar. Alış kuru ise "we buy" genelde içeride bir yerlerde yazılıdır ve dikkat etmezseniz göremezsiniz bile.


2)- Genelde vitrinlerde "no comission" (komisyon yok) diye yazar ama paranızı bozdurduğunuz zaman ciddi oranda bir komisyon keserler. Sorduğunuzda da sadece seyahat çekleri için komisyon olmadığını söylerler. Komisyon ödediğinizle kalırsınız.


3)- Veya çok iyi bir kur görürsünüz ve o kurdan paranızı bozduracağınızı düşünürsünüz ama yine olmaz çünkü o çok yüksek miktardaki bozdurmalar için geçerli derler yine çok düşük bir miktardan döviz bozdurmuş olursunuz.


Neyse bu kısa bilgilendirme sanırım herkese yeter...


Döviz bozdurduğumuz büfe Kafka müzesine çok yakın oraya doğru yürüyoruz. Charles köprüsünün sağına doğru yürüyoruz yani müzeye ulaşmak için. Yolumuzun üzerinde Vlata nehri zaman zaman bize kendini gösteriyor. Bu arada dünyanın en dar sokağı ünvanına sahip sokağı görüyoruz. Bu unvana yakışır şekilde bir sinyalizasyon sistemi var sokağın her iki tarafında da; size yeşil yandığı zaman sokağa girebiliyorsunuz, kırmızı yanıyorsa karşıdan gelene yol verip beklemeniz gerekiyor. Trafik ışığına duvardaki bir buton vasıtasıyla müdahale edebiliyorsunuz.



Vlatava Nehri...

Dünyanın en dar sokağına giriş çıkış trafik ışığı ile kontrol ediliyor...



Kafka müzesinin bahçesinde Çek Cumhuriyeti haritası şeklinde küçük bir gölet ve bu haritanın batısında ve doğusunda duran iki tane adamın resmen pipilerini tutup ülkenin içine işemelerini canlandıran bir heykel çalışması bulunmakta. Bu heykel sanki siyasilerin ülkenin içine ettiğini düşündürten bir çalışma gibi geliyor bana, oldukça da başarılı. Müzenin girişinde biri hariç (Gregor Samsa) bütün Kafka romanlarının başkahramanı olan iki tane dev boyutlu "K" harfi karşılıyor sizi. Burayı klasik bir müze olarak düşünmeyin. Kafka'nın ruhunu yansıtan karanlık ortamı, simsiyah duvarları, siyah tüller üzerine yansıtılan görüntüleri, arada bir çalan telefonları -ki eğer bu telefonları bulup da açarsanız çekçe mi almanca mı ne olduğu anlaşılmayan bir dilde boğuk boğuk konuşan adamı ve takip etmek zorunda olduğunuz labirent şeklindeki yolu ile müze değilde sanki bir Kafka romanının içerisine girmişsiniz gibi hissettiriyor size. Ayrıca çalan müzikler de bir harika. Müzeden çıkıp yolumuza devam ediyoruz. Charles köprüsüne doğru yaklaştıkça yolun kenarlarında sanatlarını resmettikleri tuvalleri sergileyen Prag'lı ressamlar, meşhur kuklacılar yer alıyor. Ayrıca biraz ileride kaynağını keşfedeceğimiz nefis bir tarçın kokusu kaplıyor etrafı. Rulo şeklinde hamurları metal silindirlere sararak hareketli bir sistem üzerinde hemen gözünüzün önünde pişen bir hamur tatlıcısından geliyor bu muhteşem koku. Dönüşte tadına bakarız diyoruz ama bir daha hiç fırsatımız olmuyor ve bu tatlının tadına bakamıyoruz.
              


KAFKA Müzesi...


Çek Cumhuriyeti haritasına karşılıklı işeyen heykeller... 




Mis gibi tarçın kokan çöreklerin kaynağını keşfettik...


Sonunda Charles Köprüsünün üzerine çıkıyoruz. Ciddi bir kalabalık var. Köprü tabi ki araç trafiğine kapalı ancak sağlı sollu ressamlar, hediyelik eşya satanlar, bunların ortalarında yürüyen ve kenarlarda fotoğraf çekmeye çalışan yüzlerce belki binlerce turist. Köprünün her iki tarafında çok güzel heykeller bulunmakta. Bunlardan bir tanesi de Osmanlı adamının zindancı olarak tasvir edildiği çalışma. Ancak dünya umurumda değil havasında sanki bizimki. Vlatava nehri de aynı bizim zindancı gibi dünya umurunda olmadan köprünün altından akıp gidiyor. 

 
Charles Köprüsü...

 
Zindanın başında bekleyen Osmanlı figürü...


 

 
 

Muhteşem Prag manzarası...


Charles Köprüsünü keyfine vara vara kat ettikten sonra Unesco tarafından koruma altına alınmış olan eski şehir meydanına doğru yürüyoruz. Prag sokaklarında sık sık görebileceğiniz eski model üstü açık arabalar turistlere otantik bir şehir turu yaptırmak üzere kullanılıyor. 1200 çek korunasına yani yaklaşık 120 TL' ye bunları kiralayabiliyorsunuz.  

Sizi Prag sokaklarında gezdirmek için bekliyor...


Eski şehir meydanı güzel bir ortam. Meydanın etrafı tarihi güzel binalarla dolu. Bunların altında cafeler ve restoranlar bulunuyor. Meydan cıvıl cıvıl, müzik yapanlar (özellikle caz),bunları keyifle dinleyenler, sohbet edenler, sadece etrafı seyredenler, fotoğraf çekenler, herkes hayatından fazlasıyla memnun. Bizde bu kalabalığa karışıyoruz. Bu canlılığın bir parçası olmak ve özellikle Prag' da olmak bizi de hayli mutlu ediyor. Ayrıca meşhur Astronomik saat de bu meydanda bulunuyor. Astronomik saatin önü her saat başında hareketleniyor, çünkü saatin meşhur kuklalarının gösterisi başlıyor. Biz 10 dk ile bir önceki partiyi kaçırdığımızı görerek sıcak havanın da etkisini bir nebze azaltmak amacıyla meydandaki cafelerden birine oturup soğuk birer çek birası eşliğinde hem meydanı seyretmeye hem de biraz dinlenmeye karar veriyoruz.

Yarım saati geçen bira molamızın sonuna doğru gösteriye on dakika kaldığını görüyor ve hemen hesabımızı ödeyip Astronomik saatin önüne doğru hareketleniyoruz. Ancak muhteşem bir kalabalık var ve tabi ki tüm güzel yerler kapılmış durumda.


Prag Old-City (Eski-Şehir) meydanı...



Meşhur Astronomik Saat...




Gösteriyi seyrettikten sonra meydana açılan ara sokakları da dolaşıp şehrin dokusunu iyice benimsiyoruz. Her içinden nehir geçen şehir gibi Prag'da çok etkiliyor beni. Tarihi dokusunu, yapılarını, sokaklarını, meydanlarını, Vlatava Nehrini ve Charles Köprüsünü çok beğeniyorum. Hakikaten iyi ki gelmişim dedirtiyor bana.

 




Gün batmaya yakın...


Vlatava nehrini ve nehir boyunca kıyıdaki binaları daha da iyi gözlemleyebilmek amacıyla bir tekne turu yapıyoruz. Gerçekten keyifli oluyor. Vlatava nehri düz bir zemin üzerinde akmıyor, bu yüzden tekneler bir yönde ilerlerken aynı Panama kanalında olduğu gibi önce havuza alınıyor, su seviyesi yükseltildikten sonra ancak ilerleyebiliyorlar. Bu işlem ortalama 7-8 dakika sürüyor. 





Nehir gezimizi de tamamlayıp karaya çıkıyoruz. Bu arada saatin hiç farkında değiliz ama neredeyse akşam olmuş. Otelimize dönüyoruz. Akşam yemeği için Orta çağ gecesini yaşayacağımız bir programımız var. Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra yola çıkıyoruz. Hava nispeten serinliyor, hatta yağdı yağacak bir pozisyonda. Yemek için geldiğimiz yer bir pasajın içerisinde ancak yerin altında bulunan büyük mahzen gibi bir yer. Giriş kapısından asla bu kadar büyük bir yer olabileceği aklınıza gelmiyor. Ancak merdivenlerden indikten sonra cidden büyük ve kat kat platformlardan oluşmuş, her yerde dev fıçıların, tahta masaların, sandalyelerin ve dev mumların olduğu, ayrıca yine tavandan sarkan dev demir halkalara takılmış ve akmış ama hala yanan mumlar ortamı iyice orta çağ havasına sokuyor.



Prag'da Orta Çağ Gecesi...


Bu arada masalara şarap, bira servisi yapılırken ciddi bir müzik eşliğinde (davul ve gayda benzeri bir ses baskın) ekip yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Bu arada demin şarap ve bira servisi dedim ama biranın dev bir sürahide ve buz gibi geldiğini söylemeyi unuttum sanırım. Herhalde fotoğraf gayet açıklayıcı olmuştur. Müzik devam ederken ekip tüm masaların arasında dolaşıyor. Bu arada iki tane kıvrak Çek dansözü de katılıyor onlara, ortamda tabi ki çeşitli milletlerden turistler var ama ciddi sayıda olan Türk ekip dansözleri görünce seslerini daha da yükseltiyor.  Çok eğleniyoruz... 

Gecenin sonunda ancak bir sürahi bira serinletebildi...



Gecenin sürprizleri...


Dansözlerin kıvrak dansından sonra ekipten iki kişinin mizansen kavgası başlıyor. Seyredenlerin çığlık çığlığa katıldığı bu mizansen o kadar gerçekçi ki gerçekten devrilen masalar, kırılan bardaklar oluyor. Bu da gösterinin bir parçası mı bilemem ama bayağı etkili oluyor herkesin üzerinde.  Güzel ve eğlenceli bir ortamda bir o kadar da keyifli bir yemek yiyoruz ve hakikaten çok eğleniyoruz. Özellikle turla Budapeşte-Prag-Viyana turunu alanların Prag'daki bu Orta Çağ gecesine katılmalarını tavsiye ederim. Gece yarısını gece çıkıyoruz. Prag geceleyin de ışıklanmış haliyle bir başka güzel. 


Ciddi bir dövüş başlıyor...


Prag sokakları geceleyin de ayrı güzel...


Son derece yorgun bir şekilde otelimize dönüyoruz. Yarın programımızda Terezin Nazi Kampı, yol üzeri Krusoviçe bira fabrikası ziyareti ve tabi ki Karlovy Vary var. Karlovy Vary' yi ayrı bir yazıda anlatacağım.


Ertesi sabah kahvaltımızı ettikten sonra yola çıkıyoruz. İlk durağımız Krusoviçe bira fabrikası. Bira deyince genelde herkesin aklına önce Almanya gelse de Çek Cumhuriyetinin bira sanayine katkısı inkar edilemeyecek bir boyutta. Özellikle Avrupa'da yapılan istatistiklerde toplam tüketilen bira miktarında Almanya 12.117.000.000 litre ile ilk sırada, Çek Cumhuriyeti 1.890.000.000 litre ile ikinci sırada yer almasına rağmen, kişi başına düşen bira tüketiminde ise Çek Cumhuriyeti 180 litre ile birinci sırayı, Almanya ise 150 litre ile ikinci sırayı alıyor. Zaten bira ile öyle içli dışlı olmuş bir ülke ki, genelde tüm sarı biralara adını veren "Pils" adı da bu ülkenin "Plzen" şehrinden gelir. Bizde ise neredeyse Pilsen demek yasaklandı ve ülkemizin en büyük bira üreticisi firma bu yüzden basket takımın adını değiştirmek zorunda kaldı. Bu arada merak edenler için küçük bir not; ülkemizde kişi başına düşen bira tüketimi ise sadece ve sadece 13 litre... Yani öyle korkulduğu gibi bir alkol sorunumuz yok esasında.


Fabrika'ya ulaştığımızda önce kısa bir bilgilendirme sonra da kısa bir fabrika turu yapıyoruz. Bu bilgilendirme ve tur sonrasında arpanın yüksek sıcaklıkta nasıl malta dönüştüğünü, sonra nasıl kavrulduğunu, bu kavrulma süresinin biraya rengini nasıl verdiğini, şerbetçiotunun ve bira mayasının eklenmesiyle fermentasyon işleminin nasıl başladığını öğreniyoruz. Bu işlemin de 15-20 derecede yapıldığını ve şişelenen ya da teneke kutuya doldurulan biraların halen sıcak olduğunu çünkü esmer biraların 3-5 gün, sarı biraların da 7-10 boyunca fermentasyon işleminin sürdüğünü öğreniyoruz.

Çeklerin en iyi biralarından biri...


Bu kısa ve bilgilendirici gezinin sonunda tadımların ve satışların yapıldığı büfeye uğrayarak damaklarımızı serinletiyoruz. Sonra yolumuza devam ediyoruz. İlk durağımız Terezin Nazi toplama kampı...



TEREZİN: Aslında keyifli bir Prag yazısına Terezin toplama kampını eklemek çok da içimden gelmedi ama o yıllarda orada yaşanan insanlık dışı tüm uygulamalara sessiz bir çığlık olması açısından bir iki satır karalamanın, orada savaş koşullarının da dışında, çok zor şartlar altında tutulan ve orada hayatlarını kaybeden insanlara insanlık borcumuz olmasından dolayı gerekli olduğu düşüncesindeyim.


Girişte düzenli bir mezarlık ile başlıyor Terezin. O dönemde Nazilerin verdiği isimle Theresienstadt. İkinci Dünya Savaşında Terezin şehrinde Gestapo tarafından kurulan bu getto-toplama kampı 24 Kasım 1941'den 9 Mayıs 1945'e kadar açık kalıyor. Bu toplama kampının en büyük özelliği II. Dünya Savaşının en büyük toplama, zorunlu çalışma ve imha kampı olan ve 1 milyonu Yahudi olmak üzere toplam 1,1 milyon kişinin öldürüldüğü Auschwitz toplama kampına gönderilen Yahudiler için bir geçiş noktası olmasıymış.


Kocaman harfler ile kapıya yazılmış olan "ARBEIT MACHT FREI (ÇALIŞMAK ÖZGÜRLEŞTİRİR)" cümlesine her gün bakarak bu toplama kampında zorunlu olarak çalıştırılan insanlar, çalışarak bir gün buradan özgür olarak çıkabileceklerini hayal ediyorlardı belki ama ne yazık ki hiçbiri bu hayali gerçekleştirememişti.



Mezarlar...


Ana giriş... Şimdi ve geçmişte...


İnsanların buralarda ne acılar çektiğini hem binalarda dolaşırken hem de müze haline getirilmiş binadaki o günlere ait orijinal mektuplar, elbiseler ve diğer eşyaları görünce daha da iyi anlıyorsunuz. Hüzün dolu bu kampı içimiz acıyarak dolaşıyoruz hepimiz. Sonunda orada olanların acısını da yüreğimizde yaşayarak bu insanlık suçunu lanetliyor ve çıkışa doğru ilerliyoruz.





Ana bina görüntüleri...



 
 
Terezin odaları...


İnsanlık ayıbı...


 
 
Müzeden...


Hüzünlü yaşanmışlıklar ile insanlık dışı uygulamaların bir dönem hüküm sürdüğü Terezin kampını ardımızda bırakıp yolumuza devam ediyoruz. 

İstikametimiz Karlovy Vary...